Garote pest control ilaçlama koruma raporlama danışmanlık eğitim şti

  • Home
  • Turkey
  • Konak
  • Garote pest control ilaçlama koruma raporlama danışmanlık eğitim şti

Garote pest control ilaçlama koruma raporlama danışmanlık eğitim şti HALK ve ÇEVRE SAĞLIĞI ALANINDA HAŞERELERE KARŞI SAVAŞ

GAROTE;
1973 yılından beri, toplum sağlığı üzerinde olumsuz etkilerde bulunan haşerelerle mücadele etmek üzere
-pest control- Türkiye`de ilk kurulan şirketlerin başında gelir. Bu hizmet T.C Sağlık Bakanlığının, "Halk Sağlığı Alanında Haşerelere Karşı İlaçlama Usul ve Esasları Yönetmeliği"ne uygun
olarak, İl Sağlık Müdürlüğü`nden alınan izin belgesiyle verilmektedir. Not:

Hizmetlerimizin daha aç

ıklamalı anlatımı için, www.garote.com sitemizdeki
Ana Bölümler`deki "İlaçlama" başlıklı bölümü incelemenizi rica edebilir miyiz?

26/03/2020

Üyesi bulunduğumuz HASKOD’un basın bültenini paylaşıyorum.
Ali Rıza Saysen
Garote Adına

HALK SAĞLIĞI VE HAŞERE KONTROLÜ DERNEĞİ

Ülkemiz ve insanlık covid19 salgını yüzünden zor günler geçirmektedir. Gün ülkemizi bu illetten en az zararla kurtarmak için birlik olma günüdür.

Bizler T.C. Sağlık Bakanlığı Biyosidal Ürün Uygulama İzinli yani İlaçlama firmaları olarak tanınan Zararlı Yönetimi uzmanlarıyız.

Son günlerde Dezenfeksiyon uygularımız yoğun talep alıyor bu işlemler ruhsatı olan firmalar tarafından gerçekleştirilmelidir.

Dezenfeksiyon Patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmaların öldürülmesi veya üremelerinin durdurulması işlemidir. Mikroorganizmalar üzerine değişik mekanizmalarla etki gösteren birçok yöntem ve ticari ürün yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bir dezenfektanın, kullanıma sunulmadan önce mutlaka uluslararası kabul görmüş standartlarda etkinlik testleri ile değerlendirilmesi ve T.C. Sağlık Bakanlığından ruhsat almış olması gerekmektedir. Doğru dezenfektan seçimi, etki edeceği mikroorganizma spektrumu, etki süresi, ortamın kirlilik durumu, toksisitesi, yapısal kararlılığı, çevresel uyumu, dezenfekte edilecek yüzey ve ekipmanın yapısı, dezenfektanın yapısı ve maliyet gibi birçok faktör düşünülerek yapılmalıdır.

Dezenfeksiyon işlemlerinin doğru ve yeterli uygulanmaması durumunda, kimyasallara dirençli mikroorganizmaların ortaya çıkışı hızlanmaktadır. Bu nedenle amaca uygun dezenfektanın, yöntem ve ekipmanın seçilmesi ile uygulamalarda KKD kullanımı büyük önem taşımaktadır.

Dezenfeksiyon uygulamalarını; T.C. Sağlık Bakanlığı Biyosidal Ürün Uygulama Ruhsatı olan profesyonel kuruluşlar gerçekleştirmelidir. Çünkü bu kuruluşlar Bakanlık tarafından eğitim verilerek sertifika sahibi uzmanlardan oluşmaktadır. İlaçlama firmaları bakanlık tarafından fiziki koşulları denetlenerek ruhsatlandırılmıştır. Uygulamalarda kullanılacak dezenfektanlar amaca yönelik etiket bilgilerine göre kullanılmalıdır.

Dezenfeksiyon dolaysız ve büyük bulaşmaları sınırlayan uygulamalar olup bu uygulamaların uygulama sonrası etkinliği saatlerdir; uygulama sonrası herhangi bir yeni giriş olduğunda ortamın yeniden enfekte olacağı unutulmamalı ve dezenfeksiyon işleminin tekrarı sağlanmalıdır. Dezenfeksiyon uygulamalarının günlerce aylarca kalıcılığı söz konusu değildir. Biyosidal Ürün Uygulama izinli profesyonel firmalardan dezenfeksiyon için; her gün, iki günde bir, 3 günde bir, haftada bir ve 15 günde bir talepler değerlendirilmekte uygulama periyotları planlanarak gerçekleştirilmektedir. Her türlü denetimden geçmiş kullanıma uygun bir dezenfektanın saha uygulamalarında amacına ulaşabilmesi için en önemli faktör uygulayıcısı olmaktadır. Toplumun her kesiminin bilgi ve beceri düzeyinin artırılması için bu konuda eğitim alan mesul müdürlerin ve Biyosidal Ürün Uygulama İzinli kuruluşların öğrendiklerimizi anlatma ve uygulama sorumluluğu söz konusudur.

Dezenfektan Ürünleri 4 tipte ruhsatlandırılmaktadır; İnsan hijyeni ile ilgili biyosidal ürünler, Kişisel alanlarda ve umumi alanlarda kullanılan dezenfektanlar ve biyosidal ürünler, Veteriner hijyenine yönelik biyosidal ürünler, Gıda ve yem alanlarında kullanılan dezenfektanlar ile içme sularının dezenfeksiyonunda kullanılan ürünlerdir.

Ülkemiz ve insanlık covid19 salgını yüzünden zor günler geçirmektedir. Gün ülkemizi bu illetten en az zararla kurtarmak için birlik olma günüdür. Bu zor günleri hep birlikte aşacağız. Bu süreçte dezenfeksiyon uygulamaları için halkımıza doğru bilgi aktarılması kadar işin tekniğine uygun doğru yapılması da önemlidir. Halkımızın da işin ehli ve ruhsatı olmayan firmalara itibar etmemeleri ve hizmet alımlarında Sağlık Bakanlığının Biyosidal Ürün Uygulama İzinli Firmalar listesinden kontrol ederek hizmet alımı gerçekleştirmelidirler.

Kimyasalların yanlış kullanımı insan sağlığını tehlikeye sokar. Unutulmamalıdır ki dozunda olmayan her şey zehirdir. Herkesi bu konuda bilinçli olmaya davet ediyoruz. Önce İnsan Önce Sağlık mottomuzla kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Övsen ZÜMRE
HASKOD Yön. Kur. Bşk.

Çankırı Cad. Vakıf İşhanı No:67/72 Dışkapı/Ankara Kütük:06-074-008 05434479799
[email protected]

Ali Rıza Saysen’den VİRÜS HAKKINDA ÖNEMLİ DUYURUSayın İlgililer, Bilindiği gibi şirketimiz 1973 yılından günümüze halk v...
06/03/2020

Ali Rıza Saysen’den VİRÜS HAKKINDA ÖNEMLİ DUYURU

Sayın İlgililer, Bilindiği gibi şirketimiz 1973 yılından günümüze halk ve çevre sağlığı konusunda hizmet vermektedir.

SARS-CoV-2 adıyla bilinen ve COVID-19 hastalığını meydana getiren Corono virüs nedeni ile “halk sağlığı koruması” yeniden gündemdedir. Bu aşamada dezenfeksiyon uygulamaları ile sağlık korunma önlemleri, yeniden gözden geçirilmelidir. Alınması gereken önlemlerin, yaşamsal uygulamalar içine nasıl yerleştirilip hayata geçirilebileceği detaylarıyla incelenmeli ve bilimsel çözümler tespit edilmelidir.

Bu bakış açısıyla oluşturduğumuz pratik uygulamalara yönelik önlemleri bilgilerinize sunuyoruz:

Her şeyden önce toplumun her kesiminde uygulanacak önlem ve işler, bir salgın durumunda âcil veya genel eylem planları şekline getirilmeli ve topluma duyurulmalıdır. Böylece halk arasında, panik ve korku oluşmasının önüne geçilmiş olur. Sizlere sunduğumuz bu öneriler, aslında ulusal düzeyde her yer için geçerlidir.

Öncelikle kurumsal yapılar içinde, özellikle de kalabalık alanlarda (toplu ulaşım, avm’ler, okul, cami v.b) mekân’ın ve toplumsal yapının ihtiyacına göre gerekli ek tedbirler planlanmalıdır.

Hijyen sağlama pratiğini ise şöyle sıralayabiliriz:

*En önemlisi, insan elinin temas ettiği her yer dezenfekte edilmelidir. İnsanlarımız kişisel hijyenlerine ve korunmalarına özen göstermelidirler.

*Dezenfeksiyon işlemlerini Biyosidal uygulama ruhsatı bulunan profesyonel kuruluşlar yapmalıdır. Çünkü bu kurumların tüm personeli konuyla ilgili olarak Sağlık bakanlığı’nca eğitilmiş ve uzmanlıkları belgelenmiştir. İlaçlama kuruluşları da fiziki koşulları denetlenerek ruhsatlandırılmışlardır.

*Özetle tüm toplu yaşam alanlarında, insan elinin değeceği yüzeyler profesyonel uygulayıcılar tarafından dezenfekte edilmelidir.

*Kişilerin el ve yüz temizliği konusunda sürekli uyarılacağı görseller afişler asılmalıdır.

*Toplu yaşam alanlarının girişlerinde ve çıkışlarında UV lamba montajı önerilir. Bu lambaların ışık yayma alanı dezenfeksiyon sağlayacağı süreye uygun tasarlanmalıdır. Hatta bu lambaların apartman girişlerinde ve asansörlerde de bulunması ve salgın dönemlerinde çalıştırılacak şekilde tasarlanması tavsiye edilebilir.

*Toplu yaşam alanlarında, toplu taşıma araçlarında bulunan klima ve hava tahliye sistemleri hepafiltre ile takviye edilmelidir. Ortam havasına belli aralıklarla nem ve dezenfektan püskürten sistemler mevcuttur. Özellikle (kuluçkahane, kesimhane, et işleme ve mandıra gibi) hijyenik işletmelerde kullanılan bu sistemler ortam havasını sürekli dezenfekte eder. Periyodik olarak sis şeklinde püskürtülen nem içinde sağlığa zararlı olmayan bileşim ve dozda dezenfektan vardır. (Ör: formaldehit, klor vb.) Uygun yöntem seçilerek ortamlarda hava dezenfeksiyonu sağlanmalıdır.

*Toplu yerler ve toplu ulaşım araçları girişlerinde doz ayarlı dezenfektan akıtıcılar monte edilmeli ve herkesin kullanması sağlanmalıdır. Bu aparatın montajının mümkün olmadığı yerlerde ise ıslak mendil olarak dezenfektan içeren tek kullanımlık mendiller, bir sepet içinde sunulmalı ve herkesin kullanması ve dokunduğu yüzeyi bununla silmesi özendirilmelidir.

*Bireysel hijyenin en önemli aşaması ise, hasta kişilerden bulaşabilecek virüsün, havaya ve topluma yayılmasının önlenmesidir. Bu amaçla Salgın dönemlerinde hasta kişilerin kullanması için yüzeyi dezenfektan içeren tek kullanımlık

mendiller üretilmelidir. Hasta kişi öksürme ya da aksırma sırasında, bununla ağzını kapatarak yayılacak olan virüslerin mendil içinde yok olmasını sağlamalı, böylece yayılmasını önlemelidir.

İkinci aşamada ıslak mendil formundaki dezenfektan mendille elini yüzünü iyice silip kendi hijyenini sağlamalı ve maskesini takarak yaşamına devam etmelidir. Özellikle bu dezenfektan mendil kullanımı görsellerle öğretilmeli, toplumda kullanılması yaygınlaştırılmalıdır.

*Salgın dönemlerinde toplu kullanılan tüm alanlar, restoran ve WCler gibi yerlerde bu mendillerin bulundurulması ve kullanıcılara sunulması zorunlu olmalıdır. Dezenfektan mendiller ayrı bir üretim denetimine, ortak bir renk ve logoya sahip olmalı ve istismar edilmesi önlenmelidir.

*Okul, cami, yurt ve yatakhaneler gibi yerlerde musluklardan akan sulara otomatik dozajlama ile dezenfektan ilave eden düzenekler monte edilmelidir. Buralardaki kullanma suyu ve içme suyu muslukları mutlaka ayrılmalı ve işaretlenerek ya da farklı renklendirilerek kullanıcıların dikkati çekilmelidir. Özellikle camilerde secde sırasında yere soluyan hasta kişinin yaydığı virüs halı tüyleri arasında canlı kalarak bir sonraki namaz kılana bulaşabilecektir. Bu nedenle salgın dönemlerinde cami dezenfeksiyonu çok önemlidir.

*Salgın hastalık döneminde hastalık etmeninin yaşadığı koşullara göre kendi yaşama alanlarımız ayarlanmalıdır. Örneğin korona sıcağa dayanıksız olduğuna göre musluklardan akan sularımız 30 derecenin üstünde bir sıcaklıkta olmalı, el yüz yıkamaları ve diğer yıkama işlemleri sıcak suyla yapılmalıdır. Yaşam alanlarımızda ısı yüksek tutulmalıdır. Klimalar virüsün yaşayamayacağı sıcaklık ayarına getirilmelidir.

Bu arada solunum hijyeni sağlamada, hasta kişilerin maske takmalarını öneriyoruz. Maskelerin önünde ek filtre olmalıdır. Maskeler kağıttan ya da tıbbi ekstra özellikli olabilir. Burada amaç maskeden çıkmadan virüsü yok etmek. Ve hasta kişinin de soluduğu havayı virüsten arındırarak çabuk iyileşmesini sağlamaktır.

Sayın İlgililer, virüsün ülkemize yayılmaması dileği ile, bütün bu bilgileri görüşlerinize sunduk.

Not: Herhangi bir dilek ve talebinizi aşağıdaki telefonlarımıza veya e-posta adresimize iletebilirsiniz.

Derin saygılarımızla. Bütün iyilikler, esenlikler üzerinizde olsun.

Ali Rıza Saysen, Gn.Yön. Sabriye Sevinç, Zir.Müh. Sorumlu Md.

Garote pest control İLAÇLAMA, KORUMA, RAPORLAMA, EĞİTİM, DANIŞMANLIK adına

Mithatpaşa Caddesi No:343B – 345/7 35280 İZMİR Oda Sicil No: 212051
Telefon: 05072151567- 0232 - 425 45 45 & 484 88 22 Faks: 0232 - 425 46 79
e-mail: [email protected] -

09/01/2019

2019 yılının başta ülkemiz insanı olmak üzere tüm insanlığa Barış, Birlik, Başarı ve Sağlık getirmesini diliyoruz.

14/02/2017
07/09/2015

06-07 EYLÜL 1955 OLAYLARINI YAŞADINIZ MI?

Sene 1955. Resmi adıyla “İzmir Enternasyonal Fuarı” kapılarını, 20 Ağustos ile 20 Eylül tarihleri arasında tam bir ay, 19.kez ziyaretçilerine açacak. Günümüzde olduğu gibi kısa bir dönem değil, tam otuz günlük sürede, 360 dönümlük Kültür Park (şehrimizin akciğeri) İzmir ve çevresi esnafına şâhâne bir katma değer sağlayacak. Anılan tarihlerde Türkiye’nin, hatta yabancı birçok ülkenin gözleri İzmir’e çevrilecek; eğlence ve ticaret dünyasının kalbi İzmir Fuarı’nda atacak.

O günleri yaşayanlar iyi bilir; “Fuar zamanı” İzmir’de oturanların evleri, yurdun dört bir köşesinden kendilerine misafirliğe gelen akrabaları veya dostlarının ziyaret akınına uğrardı. “Hısım akrabanın, eşin dostun bizleri ziyaret amaçları, “özlem gidermek” miydi, yoksa “Fuar’ın nimetlerinden, şenlikli zaman diliminden nasiplenmek miydi?” düşüncesi, çocuk aklımı kurcalayan bir soru olarak zihnime nakşedilmiştir.

İzmir’li, ya da kendini İzmir’li gören her bireyin Fuar, dolayısıyla Kültür Park ile ilgili bir anısı mutlaka vardır. İzmir Fuarı’nın âdeta sihirli havasının 1980’li yılların ortasına kadar sürdüğünü belirtmeliyim.

İlgili ve etkili insanların aldıkları karar ile fuarımızın açılış tarihi ve amacı değiştirildi. Bu değişimle birlikte büyü! bozuldu. İzmir Fuarı eğlence dünyasının kalbi olmaktan, Türkiye’nin dışa açılan yüzü olmaktan çıkarıldı. Bu bizim yaşımızdaki İzmirlileri derinden etkileyen değişikliğin, apayrı bir araştırma konusu olması gerektiğini düşünüyorum ve yazımızın başlığı ile ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum.

06 Eylül 1955 akşamı hava limonata gibi. Annem, babam; kardeşlerim Seza ve henüz altı aylık Feyza (dikkat buyurunuz o yaşta bir çocuk, puseti içinde bile olsa bir tiyatroya götürülebiliyordu) ile maaile, Kültür Park Açık Hava Tiyatrosu’ndayız. Doğrusu hangi eserin sahnelendiğini pek hatırlamıyorum. Anımsadığım, bir gürûhun sahneyi işgâl ettiği ve bu insanların -çocukluk hâlimle pek anlam veremediğim “Kıbrıs Türk’tür” gibi bir takım sloganları- haykırmaları, ardından da Türk Bayrağı’nı sahneye dikerek İstiklâl Marşımızı okumaları. O hengâmede anlayabildiğim şuydu: “Atatürk'ün Selânik'teki evine bomba atılmış…”

Toplum psikolojisi işte; bahtımın rüzgârına kapılıp kendimi o kalabalığın arkasına takılmış buldum. Dün gibi ve utançla hatırlıyorum. Açık Hava Tiyatrosu’ndan çıkan kalabalık Fuar’daki Yunan Pavyonu’na yönelmişti. Saldırganlar pavyonu ateşe vermişlerdi. Hatta yangını söndürmek için gelen itfaiye görevlilerinin yangın söndürme gayretlerine müdahale edilmiş; yangının sönmesini engellemek için itfaiyenin su hortumları bile kesilmişti.

Evimiz 1.Kordon’daki Yunan Konsolosluğu’na yakın bir yerdeydi. Konsolosluğa ait araçların denize atıldığına, binanın yakıldığına… hatta talan edildiğine gözlerimle şâhit oldum. Daha sonra kendini bilmez insanların, şimdiki Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde bulunan Rum asıllı yurttaşlarımızın iş yerlerini yağmaladıklarını; kiliselerini bile ateşe verdiklerini üzülerek öğrendik. Ertesi günlerde ise, o güzelim iş yerlerinin vitrin camlarının hunharca kırıldığına; kinli ve kirli ellerin, dükkânlardaki eşyaları talan edip, beğenmediklerini sokaklara saçtıklarına yorgun ve üzgün gözlerimiz şâhitlik etti.

Esas yıkım İstanbul’da olmuş sevgili Okur. Gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı, Beyoğlu başta olmak üzere birçok semtte Rum, Ermeni, Yahudi vatandaşlarımızın dükkânları yağmalanmış. Yirmi-otuz kişilik organize gruplar kilise ve havraların da bulunduğu birçok taşınmazı tahrip etmişler, yağmalamışlar. Bu grupların Anadolu’nun değişik şehirlerinden getirildikleri de alınan notlar arasında.

Ülkesini, insanı, eşitliği seven hiçbir yurttaşın kabul edemeyeceği bu olayların ardından, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı binlerce Rum, Ermeni, hatta Yahudi kardeşlerimiz, yüzyıllardır yaşadıkları yerlerini, vatanlarını, Türkiye’yi terk etmek mecburiyetinde kaldılar, göç ettiler. Gayrimüslim yurttaşlarımızın büyük bir kısmının başına gelen bu olaylar -bazı kesimlerce-, Türk vatandaşı olarak kabul edilmediklerinin bir göstergesiydi. Olayların siyâsi boyutuna girmek istemiyorum. Siyaset okudum ama, siyaset yapmaktan hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Dolayısıyla konuya sosyolojik yaklaştığımızda, binlerce ailenin dramı ile karşı karşıya kalıyoruz. Benim ailem de Yunan mezâlimine dayanamayıp, Çeşme’mizin karşısında bulunan Sakız (Chios)’daki evini barkını terk etmiş bir aile. Bu bakımdan doğup büyüdükleri, atalarının yüzlerce yıldır yaşadıkları ülkelerini, Türkiye’yi terk etmek mecburiyetinde kalan insanları daha iyi anlayabiliyorum.

Sevgili Okur, bu ailelerin içinde yıllarca kardeşçe geçindiğimiz, komşuluk yapmaktan keyif duyduğumuz insanlar vardı. Bu insanların bir çoğu ile, aradan 60 yıl geçtiği halde, hâlen yaşadıkları ülkelerde zaman zaman buluşuyor, en azından internet ortamında yazışıp, hasret gideriyoruz. Her biri, yaşadıkları ülkelerde başarılı işlere imza attıkları halde vatan hasretiyle, Türkiye özlemi ile yanıp tutuşuyorlar. Yazık değil mi onlara? Yazık değil mi bizlere?

Kaba kuvvetten ülkemiz her dönem büyük zarar gördü, görmeye devam ediyor sevgili Okur. Eğer bu savaş ve şiddet olmasaydı, ülkemizde bugün ne demokrasi, ne işsizlik, ne de yolsuzluk sorunu olurdu. Türkiye’mizi artık bir barış iklimi kavramalı. En çok istediğimiz bu barış ve huzur ortamının gerçekleşmesi değil mi? Önyargılardan kurtulmanın, korkuları yenmenin ve "Biz" olmanın zamanı gelmedi mi hâlâ daha? Ne dersiniz?

Not: 01 Kasım 2015 günü yapılacak seçimlerde oyunuzu mutlaka kullanmanızı hatırlatabilir miyim?

28/08/2015

30 AĞUSTOS

26 Ağustos 1922’de başlayan “BÜYÜK TAARRUZ- Başkomutanlık Meydan Muharebesi”, bundan tam 93 yıl önce bu günlerde, 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanmıştı. Baş Komutan Mustafa Kemal, bu muzaffer günü milletimize ve ordumuza armağan etmişti.

Bu sohbet yazımı didaktik hâle döndürmek istemiyorum, haddime düşmez. Ama özellikle içinde yaşadığımız, birlik ve beraberliğe daha da muhtaç olduğumuz günümüzde, 30 Ağustos 1922 zaferi, daha da anlam kazanıyor.

Hatırlamanızı rica ediyorum; dönemin Millet Meclisi, ulusumuzun bütünlüğünü korumak amacıyla, düşmanla top yekün mücadele edilmesi kararına varmıştı. Baş Kumandan Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının yönetiminde MEHMETÇİK, yurdumuzu düşmana karşı kahramanca savunmuş ve Türkiye Cumhuriyeti dünya özgür milletleri arasında, hak ettiği yeri almıştı; hem de takdir görerek.

Sevgili Okur,
Düşman karşısında elde edilen her başarı, o milletin moral gücünü en üst boyutlara çıkarır. Bu olgu dün de, bugün de, yarın da geçerliğini koruyacaktır. Ama insanlık tarihine göz attığınızda nâdir savaşların, “30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi” kadar önemli sonuçlar doğurduğunu görürsünüz. Bütün dünyanın kabul ettiği gibi, Anadolu’muzda Batılılar tarafından kurulmak istenen kukla devletler rüyası, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının komutasındaki MEHMETÇİK sâyesinde gerçek olmadı. Ve hemen âciz hatırlatmada bulunalım; Akdeniz’in sularında boğulanlar sadece Yunan orduları değil, fakat tüm dünyayı yönetmek isteyen güçlerdi…

Dönemin İngiltere Başbakanı Lloyd George, ordularının ağır yenilgisinden sonra, mağlubiyetin sorumluluğunu kabul edip istifa etme erdemini gösterirken, şu cümlelerini tarihe geçirmişti: “Yüzyıllar nâdiren dâhi yetiştirirler. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. Yüzyılda bu dâhi, Türkiye’den çıkmıştır. Mustafa Kemal’i yenemedik…”

Sevgili Okur, çok iyi bilirsiniz bu zaferin sonunda, ülkemizin parçalanmasına yol açacak olan Sevr Antlaşması yürürlüğe girmedi. 23 Temmuz 1923 yılında imzalanan antlaşma ile Lozan yolu, yâni özgürlük ve demokrasi yolu açıldı. Ama üzülerek görüyoruz ki dış güçlerin kötü emelleri, aradan hemen hemen bir asır geçmesine rağmen devam ediyor.

Sevgili Okur, bizler hem şanslı, hem de şanssız bir ulusuz. Şanslıyız çünkü üzerinde yaşadığımız ve VATAN dediğimiz yer, dünyanın en güzel toprak parçalarından biri. Şansımız yok çünkü, böylesine güzel bir coğrafyada yaşamanın bedelini yıllardır ödüyoruz.
O dünyayı yöneten dış güçlerin ve işbirlikçilerinin kötü emellerinin gerçekleşmemesi için, yıllar öncesi yaptığımız gibi Türk- Kürt, Alevi-Sünni, sağcı-solcu ayırımı yapmadan, birlik, beraberlik ve dayanışma içinde olmalıyız. Senden benden kavgasını bırakmalıyız.

Vatanın, namusun, bayrağın… kısaca bizi biz yapan değerlerin hiçbir şart ve ahval altında feda edilemeyeceğini, atalarımız gibi idrâk etmemiz gerekiyor. Bu ruhu yaşattığımız müddetçe ulaşamayacağımız hiçbir hedef, başaramayacağımız hiçbir iş, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir mesele, çözemeyeceğimiz hiçbir problem kalmayacaktır.
Mâlum güçlerin Kürdistan ve Ermenistan hayalleri, -binlerce şehidimiz pahasına- tarihe gömülemediğine göre… o aziz şehitlerimizin kanıyla çizilen sınırlarımız hâlen tehlike altında olduğuna göre; milletimizin vatan sevgisi, iman gücü ve bağımsızlık aşkı gibi erdemleri devam etmeli sevgili Okur. Bilmeliyiz ki bu özelliklerimizi kaybetmediğimiz müddetçe, vatanımız da korunmaya, yaşamaya devam edecektir.

30 Ağustos Zafer Bayramı, bu ülkede yaşayan her bireyin bayramıdır, hepimize kutlu olsun. Ama bu millet yeni zaferler de kazanmak istiyor. Dilerim Zafer Bayramı yeni zaferler de getirir…

11/08/2015

YURTTAŞLIK ve İNSANLIK GÖREVİMİZ

Sevgili Okur sizlerden bir ricada bulunacağım… Ülkemizde birilerinin –üzülerek belirtiyorum - devamlı kan peşinde koştuğunun farkındasınızdır. Ne demek mi istiyorum? Irkçı ve ayırımcı insanlar, ağızlarındaki nefret tükürüklerini etrafa saçarak etrafımızda dolaşıyorlar. Ve maalesef bu zemin giderek yayılıyor, siyasal boyutları aşıyor. Toplumun yaşam tarzına, dünya görüşüne uzanan boyutlara çekiliyor. Yazık değil mi bizlere? Bu insanlarla karşılaştığınızda ne olur onlara yüz vermeyin, tepkinizi dile getirin. Ülkemizin hem içte hem dışta şiddetle Barış, Birlik ve sonunda gelecek olan Başarı’ya ihtiyacı var. Ne olur yurttaşlık görevinizi yerine getirin.

Oysa bir zamanlar böyle değildik. Bizler her türlü erdemi bünyesinde toplamış, faziletin bütün özellikleriyle bezenmiş insanlardan oluşan bir millettik. Bu arada, aramızda bu hasletleri o güzel gönüllerinde barındıran insanları tenzih ettiğimi de belirtmeliyim…

Ama kabul buyurmanızı rica ediyorum; bizler tüm ekonomik güçlüklerimize rağmen hiç kimsenin malına, mülküne göz dikmeyen; hiç kimsenin namusuna yan bakmayan bir toplumduk. Hırsızlık nedir bilmezdik. Evlerimizin kapıları ardına kadar açıktı. Dilenciliği meslek edinmemiştik. Kibirli kibirli dolaşıp kimseyi küçümsemezdik. Dürüsttük, itibar sahibi idik, harama el sürmezdik. Uygardık…

Ve ÇEVRECİ idik. Bu özelliğimiz de diğer erdemlerimiz gibi yok olup gidiyor. Eski yıllarda yaşadığımız mahallede en azından kapımızı temiz tutar; önümüze ağaç diker, onların bakımlarını sağlardık. Hatta ne yapardık hatırlayınız lütfen: Geçici olarak yörelerimize konuk olan göçmen kuşların dinlenmeleri amacıyla, evlerin saçakları altlarına kuş yuvaları yapar, belirli yerlere susuzluklarını gidermek amacıyla sulaklar koyardık. Yalnız kuşlar değil, yanı sıra kediler, köpekler de bu sulaklardan su içebilirdi.

Dedim ya! Allahtan içinde sizlerin de bulunduğu duyarlı insanlar bu ülkede yaşamaya devam ediyorlar. Onlar, Sizler olmasanız çevremizde gerçekleşen olaylara tahammül edemeyeceğiz gibi geliyor bendenize. Çoğunuzun bahçelerinde evcil hayvanların yararlanmaları amacıyla yerleştirdiğiniz sulaklar, sizlerin ne denli duyarlı ve hayvan sevgisi ile dolu bireyler olduğunuzu kanıtlıyor. Temennim sizin gibi insanların eski yıllarda olduğu gibi daha da çoğalması.

Çevreden, çevrecilikten lâf açılınca şimdi arz edeceğim hususa da değinmeden edemeyeceğim. Belediyelerimiz evsel atıkları toplama konusunda hizmetini esirgemiyorlar. Haftanın belirli günleri, belirli köşelere yerleştirilen konteynerler boşaltılıyorlar. Ne var ki o duyarsız, o az önce sıraladığımız erdemlerden nasiplerini almamış bazılarımız, evsel atıklar için kullanılması gereken konteynerleri başka amaçlarına âlet ediyorlar. Ne mi yapıyorlar? Ambalaj atıklarını, inşaat atıklarını; hatta eski klozet, lavabo gibi eşyalarını bile konteynerlere atıyorlar, ya da hemen yanına bırakıveriyorlar. Oysa bu insanların çoğu yurt dışına çıkmış, görmüş geçirmiş insanlar. Oralarda bu işlerin nasıl yapıldığını, kurallara nasıl uyulduğunu gayet iyi bilirler.

Bir de belediyenin yerleştirdiği konteynerlerin yerlerini beğenmeyen, onları evlerine yakın noktalarda istemeyen, -örneğin karşı komşusunun kapısın dibinde- konumlanmalarını bağıra çağıra talep eden komşular da var. Yâni hep ego… bencillik ön planda. Ve bu davranışlarda bulunanlar sözüm ona eğitimi ve görgüsü yüksek sınıf mensupları. Ve işin daha da üzücü tarafı ne biliyor musunuz? Nedense hep onlar haklı…

Tekraren arz ediyorum; Şükürler olsun ki az önce sıraladığım erdemlere sahip insanlarımız sâyesinde ülkemiz dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Bu duyarlı insanlara, sizlere, varlığınızdan ötürü binlerce defa teşekkür ediyorum. “İyi ki varsınız” diyorum. Fakat sizlerden özel bir istirhamda bulunuyorum:

Eski kültürümüze dönmemiz hususunda, kim olduğumuzu hatırlayıp, insanlığımıza yeniden sahip çıkmamız hususunda ne olur çaba sarf edelim. Unutmayalım ki “birlikten kuvvet doğar”. Dilerim ki hepimiz, ulusumuzun bütün bireyleri ve yanı sıra dünyadaki bütün uluslar barış, birlik içinde başarıya ulaşırlar. Dilerim öyle olurlar.

27/07/2015

ÇEŞME’nin ÇEŞMELERİ

Sevgili Okur,

O şerbet gibi tatlı rüzgârını teneffüs etmekten keyif aldığımız, hatta gururlandığımız güzel ilçemizin adı neden ÇEŞME? Özellikle yerli halktan yaşı müsait olanlar belki bilebilir; bir zamanlar yüz kadar çeşmenin civarda bulunmasından dolayı bu güzel ilçeye “ÇEŞME” adı verilmiş. Çeşme’nin değişik yerlerinde onlarca çeşme, uzun yıllar yöre halkının su ihtiyacını karşılamış. Bendeniz de zamanında o çeşmelerden yararlananlar sınıfındanım.

“Çeşme” Farsça bir kelime. “Göz” anlamında kullanılıyor. Göz gibi olan delik ve delikten akan su ve pınarlara “çeşm”, suyun akıtıldığı yapılara ise “Çeşme” adı verilmiş.

Mâlumunuz çeşme yaptırmak, Türk kültüründe dinsel ve geleneksel açıdan önemli. Çoğu Osmanlı döneminde yapılmış olan bu çeşmelerden pek azı güzel ilçemiz Çeşme’de topluma hizmet vermeye devam ediyor, fakat çoğu maalesef kurumuş. Yanı sıra nerede oldukları bilinmeyen onca çeşme daha varmış. Çeşme’nin yerlileri, yanı sıra meraklı ziyaretçilerimiz, her biri kendilerine özgü mimariye sahip olan bu çeşmelerin hikâyelerini araştırmalılar.

Sevgili Okur, bir kenti daha da güzel bir görüntüye sahip kılmak istiyorsak, o yörenin mimarî zenginliğine ayrı bir değer kazandıran eserlerin kıymetini bilmemiz gerekiyor. Kabul etmeliyiz ki çeşmeler, bulundukları yerin güzelliğine estetik duygu katıyor. Yanı sıra dünyanın birçok kentinde çeşmelerin, o şehrin ününe ün kattığını da bilirsiniz. Ya bizde? Adı ÇEŞME olduğu halde, önünde poz vereceğimiz, derin düşüncelere dalacağımız bir eserimiz yok maalesef. İtalya Roma’daki Trevi Çeşmesi (Aşk Çeşmesi) kadar görkemli bir çeşmeden bahsetmiyorum, ama Çeşme’mize gelen ziyaretçilerin, önünde hâtıra fotoğrafı çektirecek; sırtını çeşmeye dönüp, kalbindeki dileğini fısıldayarak, içine birkaç kuruş atacak bir çeşmemiz neden olmasın.

Şimdi okuma lütfunda bulunduğunuz bu yazıyı yazmayı düşlüyorken, bir başka konu nedeniyle, Çeşme’mizin sevgili Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç’ı, “Top Burnu Sâkinleri Delegasyonu” olarak ziyaret ettik. Gündemdeki maddeler görüşüldükten sonra, aklımdaki “yeni bir çeşme yapımı” konusunu açtım ve gönlümdeki çeşmenin yerini kulağına fısıldadım: Belediye Binamızın önündeki CUMHURİYET MEYDANI…

Sevgili Muhittin Dalgıç Başkan, adını andığım meydanın başka amaçlar için tasarruf edileceğini… fakat açmayı planladıkları bir yeni meydanda bu düşüncemin gerçekleştirilebileceği müjdesini verdi. Ve ekledi: “hem şu anda ilçemizde bulunan 34 adet Osmanlı dönemi çeşmesinin de restorasyon işlerini başlatıyoruz…” Mutlandım, sevindim…

Sevgili Okur, “Büyükşehir Yasası” ile bir bölümü kapatılan belde belediyeleri, yeni “Bütün Şehir Yasası”yla tamamen tarih olmuştu. Bu değişiklikten Çeşme’mizin Alaçatı Belediyesi de, maddi-mânevi nasibini almıştı. Artık bu şartlarda, belediyemizin bütçesi hakkında bir fikir sahibi de olamadığımdan Çeşme Belediyesi’ne, sevgili Muhittin Dalgıç Başkan’a söz söyleme, talepte bulunma hakkımızın ortadan kalkmış olabileceğini varsayıyorum. Bendenize 34 adet eski çeşme yenileme müjdesini lütfetmişti ama, bütçesi müsait değil ise, bu rüyamızın gerçekleşmesi için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız sevgili ve saygıdeğer Aziz Kocaoğlu’na da rücû edebiliriz gibi geliyor bendenize, ne dersiniz? Ya da bu hayırlı işi üstlenecek gönlü zengin bazı sponsorlar devreye giremez mi? Bu düşüncelerimi sevgili Dalgıç Başkan ile paylaştığımı da belirtmeliyim.

Bu işin bir kültür meselesi olduğunu da âcizane hatırlatmalıyım. Ve yine, kültürel mirasını gelecek kuşaklara aktarmayan /aktaramayan toplumların, başka ve yabancı kültürlerin etkisi altına gireceğini de âcizane anımsatmalıyım. Geçmişte elde ettiğimiz güzellikleri günümüze, hatta yarınlara taşımak hepimizin görevi olmalıdır. Tüm iyilikler sizinle olsun.

“CARPE DİEM” ÜZERİNESık duyduğumuz bu özdeyiş, Lâtince… “ânı yaşa… gününü gün et, zamanın tadını çıkar” anlamlarında kul...
20/05/2015

“CARPE DİEM” ÜZERİNE

Sık duyduğumuz bu özdeyiş, Lâtince… “ânı yaşa… gününü gün et, zamanın tadını çıkar” anlamlarında kullanılıyor. Âdeta yaşanılan ânın ne denli değerli olduğunu anımsatan bir uyarı. Dahası da var: “Carpe diem, quam minimum credula postero…” yâni “Günü yakala, yarına olabildiğince az güven.”
Kimin söylediğini hatırlayamadığım bir özdeyiş de “zaman, insanın üretemediği tek olgudur.” şeklinde. Gerçekten öyle… harcadığın zamanı bir daha geri getiremiyorsun.

O halde ne yapmalıyız? Günümüzü vur patlasın, çal oynasın şeklinde mi yaşamalıyız, yoksa günümüze anlam katan bir takım eylemlerle mi değerlendirmeliyiz? Birçok düşünür, yarınımızın nelere gebe olacağını kestiremediğimiz için, yaşamakta olduğumuz ânın değerinin bilinmesi gereğini vurguluyor, yâni “Günü yakala, yarına olabildiğince az güven.”

"Sadece bir tane hayatın var ve düşündüğünü hemen gerçekleştirmen gerek. Yapmak istediğini erteleme, yaşamı umursa! Kendi gerçeğini bulmak istiyorsan, düşünü kovala.” Bu sözler zaman zaman beynimde yankılanıp durur. Ama bendeniz bu ifâdeden, “yarının sana ne getireceği belli olmadığı için, har vurup harman savur… gönlünce yaşa, hayatın tadını çıkar…” anlamını pek çıkarmam doğrusu. Çünkü Hz. Muhammed’in şu hadisini de göz ardı etmemiz gerektiğine inanıyorum: “Hiç ölmeyeceğini zanneden biri gibi çalış, yarın ölecek biri gibi de tedbirli ol.”

Zâten dikkat buyurursanız aslında Carpe Diem de, “ânı yaşa, ânın kıymetini bil” derken, gelişi güzel bir yaşamı işaretlemiyor. Carpe Diem, “yaşadığını dolu dolu yaşa” derken, bendenize göre “geçmişte başından geçen olaylardan da ders çıkar, bundan sonraki yaşamında da tedbirini ona göre al…” demek istiyor.

Geçmişten ders almak; yapılan hataları tekrarlamamak, zamanı boşuna harcamamak her insana nasip değil. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Yaşama ‘günlük gazete’ gibi bakmak yerine ‘başucu kitabı’ gibi bakmaya benziyor. Şimdi bana söylendiğinizi duyar gibi oluyorum:

“Sen ne diyorsun Saysen kardeş? Bizim toplum bırak kitap okumayı, günlük gazete okumayı bile beceremiyor.” Doğru da, okumama nedenini hiç araştırdık mı? Bir insanın okuması için, önce okuma hevesi, ama ardından da mutlaka düşünebilme yeteneğinin olması gerekiyor. Ama bizim toplumumuz yaşamaya çalışmaktan, düşünmeye vakit bulamıyor mu acaba? Ya da –her hangi bir hususu- düşünmekten, yaşamaya fırsat bulamıyor muyuz acaba? Neyse sohbetimizi bambaşka bir mecraya sürüklemeyelim. Toplum olarak aslında pek fazla okumayı sevmediğimiz bir gerçek. İstatistiklerle canınızı sıkmak istemem ama dikkat buyurmuşsunuzdur, okuryazar oranı %95 olan bir ülkede, büyük bir çoğunluk her seferinde okumaktan kaçıyor, sıkılıyor. Sıkılmayan sadece yüzde 5’i. Örneğin bir romanı okumak yerine, “filmi üretilsin, TV ekranlarında seyredelim ya da sinemaya gidelim de izleyelim diye düşünüyoruz.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim; mâlum-u âliniz! Osmanlı Devleti döneminde Türk diline uyarlanmış Arap harfleri kullanılıyordu. Okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça düşüktü. Hemen hemen %8 civarında Osmanlı Tebaası okuryazardı. Hatta rahmetli dedem anlatırdı. Bir mektup yazdırabilmek için köy köy dolaşılır ve okuryazar insan aranırmış. Şükürler olsun ki 1 Kasım 1928 tarihinde Atatürk ve mesai arkadaşlarının gayretleriyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Lâtin kökenli Yeni Türk Alfabesi kabul edildi ve yeni harflerin kabulü ile Türkiye’mizde okuryazarlık oranı hızla arttı; 2013 yılı itibarı ile %95.78 oldu.

Geçenlerde bir vatandaş ilginç bir laf etti: “Kitap okumaktansa, o kitabın filmini izlemek bana daha kolay geliyor… kitap okumak, zaman öldürmekten başka bir şey değil… oysa zamanın tadını çıkarmak gerekir“. Adamcağız farkında olmadan ‘Carpe Diem’den bahsediyordu.

O zâta: “tamam da okunan kitap ile, izlenen film arasında fark var. Kitap okurken kafamızda bir obje yaratıyoruz. Obje, -filozofik tanımıyla- bilinendir, ulaşılmaya çalışılan varlıktır. Okumaya devam ettikçe o obje, o kahraman kendiliğinden zihninizde canlanıyor; hareketlenip kitabın içinden çıkıyor ve yanı başınıza oturuyor; başlıyor sizinle konuşmaya. Zaman içinde kitaptaki o kahraman ile bütün oluyorsunuz… tam sizin istediğiniz şekilde. Oysa sinemada bize sunulan kişilik ya da kişilikleri - âdeta beynimiz yıkanarak- kabul etmemiz isteniyor. Biz de gayrı ihtiyarî onları kabul ediyoruz.

Bu arada tezinize göre, okumak zaman öldürmek ise, sinemaya gitmek nedir? Kitap ya da uzun yazıları okumaktan korkmamak gerekiyor. Nedense -bir gazete köşesinde bile- makalenin uzun yazılıp yazılmadığına bakıyoruz. Uzun ise ‘Amaaan boşver, zaman çok kısa, kim okuyacak şimdi bunu, özeti yok mu bunun’ şeklinde bir tepki gösteriyoruz… ” deyiverdim.

Çok merak ediyorum; bu yazıyı sonuna kadar okudunuz mu? Yanıtınız evet’ ise “Carpe Diem” hakkında siz de bir şeyler söyleyebilirsiniz.

Not: Konumuz dışında, vatandaş olarak uyarmayı görev biliyorum; Anketçiler, tarafsız ve/veya oy vermeyi düşünmeyenlerin, ülkenin kaderini değiştireceğinden bahsediyorlar. Sizin gibi ülkesini seven bir okurumuzun mutlaka oyunu kullanması gerektiğini âcizane hatırlatıyorum. Sevgi ile kalınız.


ALI RIZA SAYSEN, Yon.
GAROTE pest control

HALK SAĞLIĞINI KORUMA AMAÇLI HAŞERE KONTROLÜ
RAPORLAMA, EĞİTİM, DANIŞMANLIK VE
PEST CONTROL EKİPMANLARINI SAĞLAMA HİZMETLERİ ŞTİ.

www.garote.com

Address

Konak

Opening Hours

Monday 09:00 - 17:00
Tuesday 09:00 - 17:00
Wednesday 09:00 - 17:00
Thursday 09:00 - 17:00
Friday 09:00 - 17:00
Saturday 09:00 - 17:00

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Garote pest control ilaçlama koruma raporlama danışmanlık eğitim şti posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Garote pest control ilaçlama koruma raporlama danışmanlık eğitim şti:

Share